|
Eyup Altunsoywrote:
Akıl , Haya ve İman
Cebrâîl aleyhisselâm, aklı, hayâyı ve îmânı Âdem aleyhisselâma getirdi. Ve dedi ki, (Yâ Âdem! Allah’u-teâlâ hazretleri selâm eder, sana getirdiğim şu üç hediyenin birini kabûl etsin dedi.) Âdem aleyhisselâm aklı kabûl eyledi ve Cebrâîl aleyhisselâm, îmân ile hayâya, (siz gidin) deyince, îmân dedi ki, (Allah’u-teâlâ hazretleri bana emr eyledi ki, akl nerede ise, sen de orada ol!) Ondan sonra hayâ da aynı şekilde, Allah’u-teâlâ tarafından emr olunduğunu beyân ederek, her ikisi, akıl ile berâber Âdem aleyhisselâmda kaldılar. Binâenaleyh Allah’u-teâlâ kime akıl verirse, hayâ ile îmân da onunla berâberdir. Aklı olmayanın ne hayâsı ve ne de îmânı bulunmaz. Birgün Hasen-i Basrîye “rahime-hullahü teâlâ” bir kadın gelerek sordu: (Yâ imâm! Din temizliği nedir? Din cevheri nedir. Din hazînesi nedir?) Hasen-i Basrî “rahmetullahi aleyh” cevâben, (Siz söyleyin biz dinleyelim) dedi. Kadın, (Din temizliği abdest almaktır. Din cevheri, Allahü teâlâdan korkmak ve hayâ etmektir. Din kuvveti ise, namâzdır. Çünkü, Hak teâlâ hazretleri, hayâ eden kulunu medh eylemiştir. Din hazînesi ilmdir. Çünki, her kimin abdesti olmazsa, dîni temiz olmaz. Her kimin hayâsı olmazsa ve Allah’u-teâlânın korkusu olmazsa, onda dînin cevheri olmaz. Her kimin ilmi olmazsa, dînin hazînesi olmaz) dedi. Hasen-i Basrî “rahime-hullahü teâlâ” bu kadının sözüne hayrân olarak, hak söylediğini tasdîk eyledi. Îmân beş katlı bir kaleye benzer. Birinci katı altından, ikinci katı gümüşten, üçüncü katı demirden, dördüncü katı tunçtan ve beşinci katı ise bakırdandır. Bakır dediğimiz kat, edebdir. Bir kimsenin edebi olmazsa, herhâlde o katdan şeytân geçer. Şâyet edebi olup, şeytânı o katdan geçirmezse, o kimsenin îmânı kurtulur. Demir dediğimiz sünnettir. Tunç tabakası dediğimiz, farzdır. Gümüş tabakası dediğimiz, ihlâsdır. Altın tabakası dediğimiz Allahü teâlâ hazretlerine yakınlıktır. Her kimin edebi varsa, sünnete yol bulur, ihlâsı varsa Allahü teâlânın sevgisine kavuşmağa yol bulmuş olur. Bir kimse âdâbı gözetmezse, ya’nî edebi olmazsa, sünnete yol bulamaz. Sünneti tutmayan kimse, farza yol bulamaz. Farzı tutmayan da, ihlâsa yol bulamaz. Her kim verdiğini Allahü teâlâ hazretlerinin rızâsı için verirse ve sevdiğini de, Allah için severse ve düşmanlığını da, Allah için yaparsa, o kimsenin îmânı temâm olur. Ahlâkı güzel olanın da, îmânı kâmil olur. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimiz buyururlar ki, (Sizin îmânen mükemmel olanınız, ahlâken güzel olup, insanlara iyilik yapanlardır.) Zîrâ, Hak teâlâ hazretleri Kur’ân-ı kerîmde buyurur ki: (Muhakkak sen yüksek bir ahlâk üzerindesin.) Ya’nî, Allahü teâlâ hazretleri Habîbinin “sallallahü aleyhi ve sellem” ahlâkını medh eylemiştir. Bir kimsenin ahlâkı güzel olsa, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ahlâkı ile ahlâklanmış olur ve Onun yolunu tutmuş olur. Korktuğundan kurtulup, istek ve arzûlarına kavuşur ve hakîkî mümin olmuş olur. Bir kimsenin aklına gayri meşrû’ bir şey gelse, onun harâm olduğunu bilmek de îmândandır. Eshâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” sordular: (Yâ Resûlallah! Kalbimize fenâ şeyler gelirse ne yapalım?) Buyurdu ki: (Kalbe iyi şey de gelir; fenâ şey de gelir. Fenâ şeylerin fenâ olduğunu bilmek ve anlamak da îmândandır.) Eğer îmânın kâmil olmasını istersen, kendini Müslümanlardan yüksek görme! Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdular ki: (Bir kişi îmânının kemâlini isterse, kendine insâf versin [ya’nî tevâzu’ üzere hareket eylesin] ve fakîr olduğu hâlde sadaka versin! Bu iki huy, îmânı kâmil derecesine yükseltir.)
5 days ago
|
|
|
Eyup Altunsoywrote:
KİŞİ SEVDİĞİYLE OLMAK İSTER...
Kişi sevdiğiyle olmak ister!. Sevdiğinin hâliyle hâllenir… Sevgisi kadarıyla, onunla yaşar!. Sevginin ne olduğunu tam olarak bilemediğimiz için, çoğunlukla, “beğeni” ile “sevgi”yi birbirine karıştırırız.. “Beğeni” yanında “sahip olma” arzusuyla açığa çıkar!. Bir nesneden hoşlandığında beğendiğin şeye sahip olmak ve üzerinde tasarruf edebilmek arzusuyla yaşarsın… Bu tüm mahlukatta çok yaygın bir duygudur!. Kimi beğendiğini cebine sokar; kimi beğendiğine tasma takıp yanında taşıyarak onunla hava atmak ister; kimi yakalayıp inine sürükler… Her mahlûk yaradılış fıtratına göre beğendiği üzerinde tasarruf etmek ister. “Sevmek” ise bundan çok farklıdır… Sevince yanlızca sevdiğin için yaşamak istersin!. Yalnızca yanında olmak, yalnızca onun olmak, yalnızca onun zevk aldığıyla zevk alıp sevmediğinden kaçmak istersin! Sevdiğin öylesine sarmıştır aklın fikrini ruhunu ki her şey sana onu hatırlatır; yanında iken bile onun içinde olmak istersin!… Yakınlık bile uzak gelir sana!… Sen kaybolursun, sende; sevdiğin kalır yalnızca, beyninde!.. Onun bakışıyla bakar, onun değerlendirmesiyle değerlendirir, onun diliyle konuşmaya başlarsın!. Gözün ondan başkasını görmez, kulağın ondan başkasını duymaz, elin ondan başkasına uzanmaz olur!. Her an sana sahip olmasını; varlığının, tasarrufunun her an üzerinde olmasını, her an seni kucaklamasını istersin!… Bedensel yakınlık bile, korkunç uzaklık gibi gelir sana; ve onunla tek bir beden, tek bir ruh, tek bir şuur olmayı dilersin!. Sevgi, fıtratın müsait ise, sevdiğinde yok edesiye yakar seni; ve gün gelir kaşında-gözünde, yüzünde-dilinde sevdiğini görürler de, “sen o olmuşun” derler! Beğenen sahip olmak ister… Seven ise sevdiğinde yok olur; feda eder her şeyi sevdiği uğruna!. Bazılarının da sevgi kokusu sürülür üstüne; “aşığım” sanır!. Ama sevdiği uğruna, fedakarlık etmeye gelince sıra, o koku siliniverir üzerinden “kopamama” sabunuyla!. Parasından kopamaz… Mevkiinden kopamaz… Yakınlarından kopamaz… İçinde yaşadığı ortamın güzelliklerinden kopamaz… “Etraf”tan kopamaz!. Derken kusurlar belirmeye başlar sevdiğini sandığının üzerinde… Eksiklikler görmeye başlar başlar, yetersizlikler görmeye başlar… Bunlar önce acıma duygusuna dönüştürür sevgisini; uzaktan acıyarak seyretmeye başlar… Sonra tatlı bir anıya dönüşür, sevgi sandığı duyguları!.Bu tecrübe gösterir ki, onun fıtratında sevgi programı yoktur!.. Beğeniyi, sevgi sanmıştır!.. Uzaklaşma ondan gelmemiş de, karşısındakinden gelmişse, bu defa “nefret”e döner “beğeni”; ondan intikam alma duygusu gelişir içinde; ve vicdanla intikam dalgaları arasında bir o yana bir bu yana sürüklenir durur; terkedilmişliğin, uzaklaşmanın, layık olmadığını yaşamanın sanısı içinde!.. Oysa yanlızca, fıtratında olmayan gerçek sevginin sonuçlarını yaşamaktadır!. Cüzdanı için, güzelliği-yakışıklılığı için, kendisine hoş gelen huyları için, mevkii - koltuğu için, ilmi için beğenmiştir; sevdiğini sanmış; sahip olamayınca da arzusuna erişememenin düş kırıklığı içinde kopmuş; yalnızca çıkarları doğrultusunda yaşamayı tercih etmiştir… Seven ise göze almıştır kopmayı… Dışlanmayı… Paradan - puldan, namdan nişandan, dosttan akrabadan uzak kalmayı!! Fıtratından gelir sevgi!. Kulluğu sevmek üzeredir!. Onunla, sevmeyi yaşamak istediği için yaratmıştır onu Yaratan… O yüzden kopar anadan - babadan; dünyadan paradan! Seven, karşılıksız sever!… Beğenen karşılığını ister!.
June 23
|
|
|
yasemin ASENAwrote:
NE OLMAK İÇİN DOĞDUNSA, ONU OL!
Hey dostum sana söylüyorum; gülümse ! Tatlı bir kahkaha ile kalk yatağından. Aynada gördüğün yüze, bir öpücük at. Aç perdelerini sonuna kadar ... Çek içine uyanan günü. Çıplak ayak ile dolaş bir kere. Belki de bilmediğin bir evdesin, belki de ‘evim’ dediğin yerde, sadece ‘misafirsin!’ Dokun sana ait olan her ne varsa, bırakma hiçbir düşü yarınlara... Yıkarken yüzünü , suya iyi bak; unutma, okyanuslar gizlidir o bir tek damlada. Yeter ki yüreğinde tutuşsun bulutlar... Hiçbir ölü , ödeyemedi borcunu. Hiçbir ölü doğurmadı, bir çocuğu; hiçbir çölde yetişmedi düşen bir tohum. Yaşamın içindeysen içinde ol! ‘O dedi’, ‘ bu demiş’ gibi değil; el için değil, alem için değil... Kendin için doya doya... Hey dostum, sana söylüyorum, gülümse! Bak Güneş ve Ay, hiç beklemedi seni. Her gün ne olacaksa oluyor ve her gün, ya senle ya da sensiz doğuyor. O zaman , doldur ciğerini ve haykır ‘Ben diriyim’ diye! Yaşam benim ve bana ait, özgürüm diye! Bırak ‘mışlar’ ve ‘mişler’, korkular ve endişeler kaybolsun. Sen yeter ki , yeşert düşlerini... İsterse saksıda bir tek ot olsun , senin olsun! Ama dostum , yeter ki istediğin olsun... Pişmanlıklara değil, umutlara aç seni dimdik tutan kalbini! Kullanılmadık hiçbir eşyanı bırakma! Söylenmemiş bir sözde. Seninle yürüyenler olacaktır, önünde dikilenler olduğu kadar. Onlara sıkı sarıl,çünkü hiçbir el boşlukta asılıp kalmamalıdır! Bir hayatı kucaklamak ne güzel! Ne güzel, bir hayale sahip olmak... Hey dostum, sana söylüyorum; Kafesinin içinde çırpınan ,serçe değil; Küllerinden dirilen ‘Zümrüt-ü Anka’ ol, yaşamın kıyısında dolanma! Taa içinde ol! Hadi dostum , gülümse! Ne olmak için doğdunsa onu ol!
June 12
|
|
|
EYUP ALTUNSOYwrote:
GENÇLİĞE HİTABE
Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik... Zaman bendedir ve mekân bana emanettir! Şuurunda bir gençlik... Devlet ve milletinin büyük çapa ermiş yedi asırlık hayatında ilk iki buçuk asrını aşk, vecd, fetih ve hâkimiyetle süsleyici; üç asrını kaba softa ham yobaz elinde kenetleyici; son bir asrını da, Allahın Kur’an’ında bel hum adal dediği hayvandan aşağı taklitçilere kaptırıcı; en son yarım asrını da işgal ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle, Türkü madde planında kurtardıktan sonra ruh planında helak edici tam dört devre bulunduğunu gören... Bu devreleri yükseltici aşk, çürütücü taklitçilik ve öldürücü küfür diye yaftalayan ve şimdi, evet şimdi... Beşinci devrenin kapısı önünde dimdik bekleyen bir gençlik... Gökleri çökertecek ve yeni kurbağa diliyle bütün dikeyleri yatay hale getirecek bir nida kopararak Mukaddes emaneti ne yaptınız? Diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan bir gençlik... Dininin, dilinin, beynin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, öcünün davacısı bir gençlik Halka değil Hakk’ ka inanan, meclisinin duvarında Hâkimiyet HAKK’ kındır düsturuna hasret çeken, gerçek adaleti bu inanışta ve halis hürriyeti HAKK’ ka kölelikte Bulan bir gençlik... Emekçiye benim sana acıdığım ve yardımcı olduğum kadar sen kendine acıyamaz ve yardımcı olamazsın! Ama sen de, Zulüm gördüğün iddiasıyla, kendi kendine Hakk’ı ezmekte ve en zalim patronlardan daha zalim istismarcılara yakanı kaptırmakta başıboş bırakılamazsın! Kapitaliste ise: ALLAH buyruğunu ve Resul ölçüsünü kalbinin ve kasanın kapısına kazımadıkça serbest nefes bile alamazsın! ihtiharını edecek... Kökü ezelde ve dalı ebedde bir sistemin, aşkına, vecdine, diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrakine sahip bir gençlik... Bir buçuk asırdır yanıp kavrulan, bunca keşfine ve oyuncağına rağmen buhranını yenemeyen ve kurtuluşu arayan... Batı adamının bulamadığını, Türkün de yine bir buçuk asırdır işte bu hasta Batı adamında bulduğunu sandığı şeyi, o mübarek oluş sırrını çözecek ve her sistem ve mezhep, ortada ne kadar hastalık varsa tedavisinin ve ne kadar cennet hayali varsa hakikatinin İslam’da olduğunu gösterecek ve bu tavırla yurduna, İslam âlemine ve bütün insanlığa numunelik teşkil edecek bir gençlik... Kim var? Diye seslenilince, sağına ve soluna bakınmadan, fert fert ’ Ben varım! ‘ cevabını verici, her ferdi’ Benim olmadığım yerde kimse yoktur! ‘ duygusuna sahip bir dava ahlakını pırıldatıcı bir gençlik... Can taşıma liyakatini, canların canı uğruna can vermeyi cana minnet sayacak kadar gözü kara ve o nispette strateji ve taktik sahibi bir gençlik... Büyük bir tasavvuf adamının benzetişiyle, zifiri karanlıkta, ak sütün içindeki ak kılı fark edecek kadar gözü keskin bir gençlik... Bu gün komik üniversitesi, hokkabaz profesörü, yalancı ders kitabı, çıkartma kâğıdı şehri, müzahrefat kanalı sokağı, fuhuş albümü gazetesi, şaşkına dönmüş ailesi ve daha nesi ve nesi, hâsılı, güya kendisini yetiştirecek bütün cemiyet müesseselerinden aldığı zehirli tesiri üzerinden silkip atabilecek, kendi öz talim ve terbiyesine, telkin ve temmiyesine memur vasıtalara kadar nefsini koruyabilecek, tek başına onlara karşı durabilecek ve çetinler çetini bu işin destanlık savaşını kazanabilecek bir gençlik... Annesi, babası, ninesi, dedesi de içinde olsa, gelmiş ve geçmiş bütün eski nesillerden hiçbirini beğenmeyen, onlara; siz güneşi ceketinizin astarı içinde kaybetmiş marka Müslümanlarısınız! Gerçek Müslüman olsaydınız bu hallerden hiç biri başınıza gelmezdi! Diyecek ve gerçek Müslümanlığın ne idiğünü ve nasılını gösterecek bir gençlik... Tek cümleyle Allah’ın, kâinatı yüzü suyu hürmetine yarattığı sevgilisinin âlemleri manto gibi bürüyen eteğine tutunacak, ondan başka hiçbir tutamak, dayanak, sığınak, barınak tanımayacak ve O’nun düşmanlarını ancak kubur farelerine denk muameleye layık görecek bir gençlik... Bu gençliği karşımda görüyorum. Maya tutması için otuz küsur yıldır, devrim baz kodamanların viski çektiği kamıştan borularla ciğerimden kalemime kan çekerek yırtındığım, kıvrandığım ve zindanlarda çürüdüğüm bu gençlik karşısında, uykusuz, susuz, ekmeksiz başımı secdeye mıhlayıp bir ömür Allah’a hamd etme makamındayım. Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim, manevi babanın tabutunu musalla taşına, Anadolu kıtası büyüklüğündeki dava taşını da gediğine koymandır. Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes! Ey kahpe rüzgâr artık ne yandan esersen es! Allah’ın selamı üzerine olsun! Üstadımız Necip Fazıl Kısakürek SAKARYA TÜRKÜSÜ İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya: Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya. Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak; Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak. Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir: Oluklar çift, birinden nur akar, birinden kir. Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kainat: Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat! Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne? Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine: Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için. Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin? Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur. Sırtına Sakarya'nın, Türk tarihi vurulur. Eyvah, eyvah, Sakarya'm, sana mı düştü bu yük? Bu dâvâ hor, bu dâvâ öksüz, bu dâvâ büyük!.. Ne ağır imtihandır, başındaki Sakarya! Bin bir başlı kartalı nasıl taşır kanarya? İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal; Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal, Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan: Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan! Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân; Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an! Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu? Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu? Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna? Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna? Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir? Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir! Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler; Sakarya, kandillere katran döktü geceler. Vicdan azabına eş kayna kayna Sakarya. Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya! İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su: Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu. Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek: Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek? Kafdağı’nı assalar, belki çeker de bir kıl! Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl! Sakarya, saf çocuğu, mâsum Anadolu'nun, Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun! Sen ve ben, gözyaşıyla ıslanmış hamurdanız; Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız! Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader; Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider! Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz: Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber kılavuz! Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya: Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya! Üstadımız Necip Fazıl Kısakürek
June 3
|
|
|
Kadın giderse erkek biter. Erkek kadınlaşamayacağına, kadının hayatında yarattığı değerlerin boşluğunu dolduramayacağına göre erkek biter. Evet maddi hizmetler satın alınılabilir. Erkeğin parası varsa, yiyecek, içecek, temizlik, bakım hatta cinselliği bile satın alabilirsiniz.
Ama kim size şefkat gösterecek. Kim size yatağınızda sıkı sıkı sarılacak. Kim çocuklarınıza analık edecek.. Bir evden kadın giderse bu kimlerin sayısı binlerce olur ve binlerce cevapsız suskunluk kalır. Kadınlar gittiklerinde arkalarında daha büyük boşluklar bırakırlar. Onlar bir gün çekip gittiklerinde, peşlerinde "yetim-öksüz" kalan çok olur: Mutfaktaki dolap, perdeler, kavanozun içindeki eski düğmeler, özenle saklanmış küçülmüş giysiler, dolap diplerindeki kurdeleler... Sabah karanlığında mutfaktan gelen tıkırtılar susar, yetim kalmıştır tabaklar. Bir kadın gittiğinde hep suyu unutulur saksıların. Sık sık boynunu büker "sarıkız". O teki kalmış eski bardağın anlamını bilen olmaz, değerini kimse anlayamaz krom hac tasının. Balkon artık sessizdir, koridor kimsesiz… Bir kadın gittiğinde... Bir kadın gittiğinde ne çok kişi gider aslında; bir ağır işçi, bir temizlikçi, bir bakıcı, bir bahçıvan, bir muhasebeci... Bir anne gider... Bir dost... Bir arkadaş... Bir sevgili... Ne çok kişi yok olur bir kadın gittiğinde.O canımın sıkıldığı gün telefonda "Sana gelen bana gelsin" diyen sesini hiç unutmamıştım. Yine ıslandı göz pınarlarım, ben dahi yetim kaldım. Sözcükler yetim kaldı. Hep böyle olur; bir kadın gittiğinde; övgüler, uyarılar, yakınmalar, dualar yetim kalır. Kapı eşiğindeki "Dikkat et..." duyulmaz, annesi gitmiştir "geç kalma"nın. Kadınlar, arkalarında büyük boşluklar bırakarak giderler. Bir kadın gittiğinde pek çok kişi gitmiştir aslında. Ve bir kadın gittiğinde pek çok "yetim" bırakmıştır arkasında. Bir kadın giderken sadece sizi değil kendini de terk eder. Çünkü kendisi bile sizi hatırlatır diye. Neşeli kahkahalarını, gülüşlerini, gülümsemelerini alır yanına. “Aşkım demelerini de”. Artık size böyle seslenen biri yoktur. Bir kadın gidiyorsa eğer geriye bakmadan, yüreğine acılar yerleşmiştir geride kalan. Çoğu kadın kolay kolay kolay gitme kararı almaz. Gidiyorsa kendince haklı sebepleri vardır. Ya erkek acımasızdır. Ya kadın kendini tamamlayamamıştır. Kadın limanını buluncaya kadar gider. Yalnızlık açık denizdir kadın için. Oysa o yelkenleri sevgiyle şişen bir yelkenliden bir yüreğe sahiptir. Yani hem kendisini azgın dalgalarda koruyacak bir limana ve yüreğini hep dümenini katıksız sevgiye kıracak bir kaptana ihtiyaç duyar her zaman. Bunlar yoksa erkekte kadın gider, Hem de hiç dönmemecesine gider. Kadın giderken aslında şunları söylemek ister geride kalana. “Tek düze giderken yolda derme dökük taşlara şekil veririm.. Meyvenin reçelini yapar, sofrayı şenlendiririm... Kapıdan uğurlarken misafirimi evimi temiz hissederim... Gece uykumu böler ninni söylerim... Sabah horozu uyandırır güneşe selam veririm... Ufacık dünyamda ufacık bahçemi parsellerim naneye, maydanoza; sohbet ederim ortancalarım ve menekşemle... Bazen yaradılış nedenimi ararım, kendimi kaybettiğim gözyaşlarımda duygusalımdır o da yaradılıştan olsa... Ellerim küçüktür ama büyük işler yaparım iğne ile yeri gelir kuyu kazarım... Yüreğim öyle büyüktür ki her sevgiye açarım sonra parçalarımı toplamaya çabalarım ya evladın arkasından ya da terk edilişin veyahut geçmişin... İçimde bir canlıyı besler büyütürüm ondan ayrılırım dokuz ay sonra... Sonra dokuz ayımı dokuzlara bölerim parçam olan dokuzlar ömrümü alır ve ben kadınım... Yeri gelir bahçıvan olurum, yeri gelir aşçı, kimi zaman kendimi unuturum ama kadın olduğumu asla... Zayıfımdır, muhtacımdır, bir erkeğin gölgesine… Öyle bilinir öyledir de. Ne var ki hırçınımdır korumam gereken kadınlığımdır...” Peki erkek ne yapar bu sözleri duyunca ya da hissedince. Oturur ağlar mı? Dövünür mü? Eğer çok sevmişse ve de sorgulamayı yapacak kadar adam gibi adamsa yapar bunu ve gideni geri getirir. Ama kalın kafalıysa kadın ne derse desin, yokluğu ne mesaj bırakırsa bıraksın anlamaz. Çünkü gururu ve kendini beğenmişliği buna engel olur. Zaten bunları çıkartırsanız o sıfırdır. Kadını da bu özelliklerini cilalamak içi hayatında bulundurur. Yani en iyi koca benim demek için hayatında kadın vardır narsist erkeklerin. O kadının sevgisinden nasibini almamış erkektir. Oysa kadın sevmek için yaratılmıştır. Ve bunu bakışlarıyla davranışlarıyla erkeğine şöyle anlatır. “Ben seversem gecenin karanlığına nakış nakış pembeler işlerim... Güneşe nispet olsun diye sabah ayazında çay demlerim... Dört mevsimi bir gecede yaşar ve yaşatırım... Dağların eteklerindeki kır çiçeklerini işlerim eteklerime... Sesimi duyuramam uzaklara ama yüreğim mesafeleri aşar kendi ağırlığınca... Sesime ses beklerim dipsiz uykularda boğulurum kendi yorgunluğumda... Kuşlar kanat çırpar gökyüzünde özgürlük benim ellerimde... Gece nöbetlere başlarım yolunu gözler seni görünce gözlerimi kaparım... Nazımda sanadır sözümde... Kırılırım en ufacık anlamsız gidişine... Ben seversem sen olurum, sen bende ben olduğun müddetçe, ama sen ben olamazsan ben yine seni seviyor olurum…” Bir kadın “çoktur” ama erkekler bu çok’lukla yetinmezler nedense. Bir kaç kadın, birkaç çok’luk daha isterler hayatlarında... Kadınlar giderse, yoldaşlığımız eksik kalır... Kadınlar giderse, çocuklarımız sevgiye hasret kalır... Kadınlar giderse, şefkat el çeker insandan... Kadınlarınıza, kadınlarımıza sahip çıkın... Kadınlar gitmesin; sizinle olmayan yarınlara! Seven erkek kadını arkasından ağıt yakmalı ve ondan geri dönmesini istemeyi bilmelidir. “İntiharın eşiğinde bir sonbahar meltemiydi sakin gökyüzü…” Kırılgan bir yalnızlıkla çevrili dört bir yanım. Geleceğin olmadığı, geçmişin yalancı hayallerimizi sürüklediği bir dört duvar arasındayım. Kapı ardına açık ve koridordaki unutulmuş hatıralar sesleniyorlar bana. Onları bir kez daha anımsamamı, bir kez daha acıya kucak açmamı ve son bir kez sana bakmamı istiyor her biri. “Hayır! , bunu yapmayacağım… ”Sadece tek bir isteğim olurdu, eğer sorulsaydı. Dudaklarında halen sıcak kanın dolaşırken beni öpmeni dilerdim. Kıpkırmızı bir gün doğumu hissinde ve olabildiğine içten…“Bir karış kara toprağın altına saklanmak neden?”“Neden bu habersiz gidiş?” “Neden bu kadar erken ve neden sen?” Şimdi ne olacak peki ey kan dudaklı kadın! Bir daha tenin değemeyecek tenime. Ne bir koku, ne bir ses nede bir ben olmayacak artık o evde. Kirli perdeleri hayatlarımız gibi kararmış ve tozlu sandalyeleri kalplerimiz gibi çürümeye yüz tutmuş olacak. Senin gidişinden sonra beni bir o ev anlar kadın, başkası değil… Şimdi kendime gelme vaktim. Evet, işte bu kadar basit bu iş. Sen gittin ve artık yoksun. Bense halen anlamsızca savrulan bu topun içerisinde bir yerlerdeyim. Nerede ve nasıl olursam olayım artık bir önemi yok. “Kan dudaklardan içilemeyecek her kadeh aşkına bir yüzyıl daha…” “Yanına geliyorum kadın, ellerini uzat bana…” Bu sesleniş eğer kadın geri dönülmeyecek yolculuğa çıkmışsa yapılmamalıdır. Bu sesleniş kadın evden gidince de yapılmamalıdır. Erkekler bu seslenişi kadının yüreğinden gittiğine dair ilk emareyi hissettiklerinde yapmalıdırlar. Kadının gülüşüne hüzün yerleşmişse, kadının sesindeki cıvıltı kaybolmuşsa erkek bu bakışı yakalamalı ve bu sessizliği hissedebilmeli ve bu seslenişi mutlaka yapmalıdır. Kadın giderse yalnız yaşananlar değil, yaşanamayanlar da gider. Çünkü kadın dünyaya geldiğinde geleceğe dair pek çok umut da gelir beraberinde. Ama kadın bir evin içine hapsedildiğinde; tüm umutları kapının dışında kalır. Yaşanamayan aşklar, yapılamamış resimler, yazılamamış şiirler, dünyada görülememiş pek çok ülke... Kadının cömertçe feda ettiği hayalleridir yok olan. Onun için annelerin yemekleri hep muhteşem lezzettedir; özellikle evlatlar için. Çünkü o yemekte Paris’ten biraz su, Londra’dan biraz tuz belki Hindistan’dan baharat vardır. Kadın hayallerini mutfağında yaşatır. Kim bilir..? Başkasına eş, dost, sevgili olurken aslında hep bir umut taşır acınası bir şekilde; kendi yarenliğine ortak, eş değer bir yarenlik... Kadınlar gidince erkek özlem duyar. “Gözlerimi kapatıp varlığına uzanıyorum. Çam kokularının soluğuma karıştığı yerlerde geziniyorum. Yitik kelimelerimi yıldızlara mandalsız asıp gülüşlerinde kurutuyorum acılarımı. Rüzgârla seni arıyorum karanlığı ezerek. Aşıyorum uçurumları, yıkıyorum aramızdaki örülü hasret duvarlarını. Yüreğine usulca eğilip yüreğine dokunmayı istiyorum. Gözlerine dalıp dalıp nefesinde yitip gitmek. Ve sabaha kadar dizlerinde bir çocuk gibi ağlayıp sevdamı solumak.” Peki bu özlemi duyması için erkeğin, kadının mutlaka gitmesi mi gerekir. Bu özlemi kadın gitmeden duysa erkek ve kadına bu şekilde ifade edebilse dilinin döndüğünce kadın gider mi? Sanmıyorum gitsin. Bence o erkeğin kulu kölesi olur kadın, Hem de ölünceye kadar. Kadın giderse eşi şair olmalıdır ve seslenmelidir kadınına… “Kadın gider ve bunun şiir olduğu söylenir. Kadın gider ve bir şair doğar bundan. Yazın bittiği her yerde söylenirse kadının gittiği de her yerde söylenir. Kadın gittiği her yerde şiir diye söylenir. Kadının gittiği yazın bittiğidir, her yerde yaz biter kadın giderse, bunun sonu şiirdir, yazın sonu şiirdir, şiirdir aşkın sonu... “Şehir her semtiyle yazın peşine düşse yaz uzar bundan ve aşklar da nasiplenir. Yazın peşinde şehir, kadının peşinde şiir, eylülün semtine kadar böyle gidilir bir gecede. Gittimdi hazirandan eylüle, eylül yazdan terk edilmişti. Şiirse haziranda kadın tarafından terk edildi o söylenceye. Bütün oğullar anneyi bir şiire terk eder! O kadın beni terk ederse şair olurum. Oğul olduğum kadın sakın beni terk etme, şiirdir söylenir, yazdır biter, kadındır gider.” Bu seslenişe de cevap alamazsa erkek kadından ümidini kesmelidir. Kadın gitmiştir ve hayat bitmiştir. Tüm erkeklere geçmiş olsun ve o gitmesini bilen kadına helal olsun….
May 20
|